O’nun Hikayesi 5/Çocuk Gelin

Yıl 1973…

Başına geleceklerden habersiz, soğuk bir kış günü dünyaya gelen güzeller güzeli bir kız çocuğu…

Dört erkek çocuğu üzerine gelen bir prenses…

Aslında; Külkedisi demek daha yerinde olacak diye düşünayenin sonunda…

Bütün hikayeler mutlu son ile biter mi?

Hayır bitmez.

O yüzden bu kadar çok kitap okuruz.

Mesela; Kafka’nın Dönüşümü ya da Zweig’in Satrancı..

Hayat; herkese her zaman adil davranmıyor ne yazık ki, özellikle de biz kadınlara…

Daha doğduğumuz an’dan itibaren; korumak ile sorumlu olduğumuz bir namus meselesimiz oluyor.

Doğu’da bu yüzden binlerce yıl töre cinayetleri işlendi ve işlenmeye de devam ediyor.

Hak ettiğiniz topraklardan sırf kadın olduğunuz için pay alamıyorsunuz.

Daha çocuk yaşta gelin oluyorsunuz ama kimse çıkıp; ‘O daha çocuk, kızın okula gitmesi gerekiyor.’ demiyor. Dese bile diyen de kadın, söz söylemeye hakkı yok.

Çocuk gelin demişken; gelelim hikayemizin kahramanına…

İlk okulu bitirdikten sonra kız çocuğu okumaz denilip, eğitim hayatına son verilerek; daha 14 yaşında, o zamana kadar hiç görmediği 20 yaşındaki halasının oğlu ile evleniyor.

Size de çok ilginç geldi değil mi?

Düşünsenize…

Evleniyorsunuz. Kayınvalideniz halanız, halanızın oğlu kocanız…

Kuzenlerim ile kardeş gibi büyüdüğüm için bana biraz tuhaf gelmişti açıkçası. Ama o bölgenin topraklarında misafir geldiğinde bile evde genç kız varsa; bulunduğu odanın kapıları dahil kilitlendiği için birbirlerini o zamana kadar hiç görmemeleri normal.

Ama dipnot olarak belirteyim.

Bu evlilik düşündüğünüz gibi zor ile değil, tamamen Aşk üzerine kuruluyor.
Ya da ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum.

İlk ve son Aşk…

Birbirlerini gördükleri an ikisi de aşık oluyorlar birbirlerine…

Söz, nişan ve düğün zamanı daha da anlam kazanıyor onlar için.

Sarışın, lüle lüle saçları olan uzun boylu, beyaz tenli, güzel bir kız…

Aşık olduğu kadını görene kadar, adı çapkınlık ile anılan, sevdiği kadın için her fedakarlığı yapabilecek; uzun boylu, yağız bir delikanlı…

Evlenirler…

Tabi o zamanlar ayrı eve çıkmak nerdeee, halasının evine gelin gidiyor.

Halasının evi dediysem kayınvalide ve kayınbabadan oluşmuyor sadece. Önce gelen iki gelin, iki oğul, anne baba derken; toplamda sekiz kişilik bir aile oluyorlar.

Tabi önce gelen iki gelin kıdemli olduğu için, bütün yük biniyor mu o küçücük bedenine…

Ailenin bütün erkekleri inşaat işi ile ilgilendiği için, uzun ve soğuk kış gecelerinde sabahlara kadar yıkanan çamaşırlar…

Onca kişiyi doyurmak için yapılan yemekler…

Ailenin su ihtiyacının giderilmesi için taşınan koca koca su bidonları…

Peşinden koşulan davarlar, sağılan inekler, sürülen tarlalar…

Bu ve bunun gibi ağır ev ve toprak işleri yüzünden ilk erkek çocuğunu düşürüyor.

‘Erkek çocuk’ dedim evet…

Farkındayım, cinsiyet ayrımı yaptım. Ama ben değil, bu ayrım seneler öncesinden yapılmış zaten ve yapılmaya da devam ediliyor.

Çocuk düşürmesine ve kanaması olmasına rağmen hastaneye götürülmediği için komşusu tarafından eleştirilen kayinvalidenin tepkisi ise içler acısı…

Düşmüş işte, yapacak birșey yok!

Peki ya bebeğin cinsiyetini öğrendikten sonra, aynı kayinvalidenin tepkisi nasıldır sizce?

Ağlayarak ve ağıtlar yakarak;

‘Erkek olduğunu bilsem götürürdüm.’

Ne demek ‘erkek olduğunu bilsem… ‘

Sen nesin peki?

Sen de küçük bir kız çocuğu değil miydin?

Madem öyle; Neden hastaneye gittiğinizde, kocalarınız, babalarınız, kardeşleriniz; kızlarınızı, karılarınızı, annelerinizi göstermek için kadın doktor arıyor?

İnanın ben de bilmiyorum!

Derken tekrar hamile kalıyor. Şans bu ya, O’nunla beraber aynı zamanda, yaşadıkları yerde altı kadın daha hamile!

Peki ya kocalar ne yapıyor bu durumda?

Tabi ki kahvede oturup, çocuklarının cinsiyet yarışına giriyorlar.

Biri diyor; ‘Benim aslan gibi oğlum olacak, kızınızı alacağım.’

Diğeri diyor; ‘Benim oğlum olacak, toprağıma, atasına sahip çıkacak, alacağım kızınızı!’

Pardon ne alıyorsunuz?

Kimi alıyorsunuz?

Erkekler kendi aralarında cinsiyet yarışı yaparken, günler aylar geçiyor.

İlk doğum yapan ise; bilin bakalım kim?

Evet çocuk gelinimiz…

Güzeller güzeli bir kız çocuğu dünyaya getiriyor.

Normal şartlarda baba-kız aşkı diye birșey vardır benim bildiğim.

Peki hikayedeki babamız ne yapıyor dersiniz?

Ya birileri erkek çocuğu olmadığı için onunla dalga geçerse diye insan içine çıkmıyor. Karısı ona bir erkek çocuk veremediği için, küsüyor. Evi terk edip,kızına bir isim bile vermiyor.

Yaşadığı psikoloji ile annesi de isim vermek istemediği için, bebeğin ismini teyzesi veriyor. Teyzesi de aynı evde yaşayan çocuk gelinlerden biri…

Bu arada mahallenin diğer hamile kadınları da doğum yapıyor.

İlahi Adalet diye birşey var bu dünyada.

Doğan bütün çocuklar, biri ikiz olmak üzere hepsi kız!

Sonra tekrar karısı ile konuşmaya başlayıp, ona çamaşır makinesi alıyor. Elinde çamaşır yıkayıp yorulmasın diye.

Gel zaman git zaman, eve yeni bir gelin daha geleceği için, hali hazırda kayınpederinin yaptığı bir eve çıkıyorlar. O evde bir sene ara ile iki erkek çocuk dünyaya getiriyor.

Tam herşey yoluna girdi derken, yaşadıkları yerde iş imkanı kısıtlı olduğu için, kocası tek başına İstanbul’a gitmeye karar veriyor. Amacı biraz para biriktirip bir ev sahibi olmak ve ailesine güzel bir gelecek hazırlamak…

Tabi tek başına genç ve güzel bir kadını üç çocukla bir başına bırakmak olmaz. Karısından o evi kapatıp tekrar ailesinin yanına dönmesini istiyor.

Asıl olayların bir kısmı burda başlıyor…

Kocası aradığında sadece anne ve babası ile konuşup kendisi ile konuşturulmuyor.

Aslında mal varlığı olan kayınpederi, kocasının gönderdiği para dahil beş kuruş vermeyip, çocukların okul ihtiyaçları için kullanılacak olan paranın bile hesabını sormaya başlıyor.

Mantık ise şu;

Akşama kadar evdesin, parayı ne yapacaksın?

Oluyor mu öyle?

Artık 21 yaşında olan genç kızımız birgün yengeleri ile çarşıda çok beğendiği bir tabağı alıp eve geliyor. Bunu gören halası yani kayınvalidesi alıp tabağı alıp duvara fırlatıyor.

‘Sen ne yaptığını zannediyorsun, evin üstüne ev mi kuracaksın!!!’

Üç çocuğunuz var, genç bir kızsınız ve herșeyden önce annesiniz…

Özenip alıyorsunuz ve hayatınız gibi paramparça ediliyor.

Artık karısının ve çocuklarının hasretine dayanamayan kocası yaşadıkları şehire geri dönüyor.

Bu geri dönüş ile birlikte, tekrar kendi evlerine dönüyorlar. Çocukları okula başlıyor.

Herșey ne kadar yolunda değil mi?

Böyle gitmiyor tabi ki…

1999 senesi…

Kocası, İstanbul’da çalıştığı dönemdeki parası ve sonrasında çalışıp biriktirdikleri yeter diye düşünerek, kalkıp İstanbul’a geliyor.

Bir süre sonra, ev bakmak için ailesini de İstanbul’a, halihazırda iki aile olarak yaşayan akrabalarının yanına çağırıyor. Kısa bir süre bile olsa, ailesini akrabalarına bir yük olarak gördüğü için, kendisi de abisinde kalıyor.
1999 senesini hatırlar mısınız?

Şu binlerce kişinin deprem nedeni ile öldüğü,ekonomik kriz nedeni ile onlarca kişinin borçları yüzünden iflas ettiği uğursuz yıl…

Ben hiç unutmuyorum. Çünkü benim babamın işleri de çok kötü etkilenmişti.

Ekonomik kriz ile birlikte doların değer kaybetmesi ve değişen enflasyon değerleri nedeni ile kocasının psikolojisi bozuluyor. Çünkü o zamana kadar bir ev ve içerisine eşya alabilecek durumda iken, parası bir hiç oluyor.

Üzerine bir de ailesine mahçup olduğunu düşünüp bir buhrana sürükleniyor. Bu psikoloji ile birgün sinirlenip, herkesin içinde karısının sırtında sandalyeyi kırıyor.

Hangisi daha ağır?

İlk ve tek aşkından şiddet görmek mi?

Çocuklarının yanında dayak yemek mi?

Hangisinin acısı daha çabuk geçiyor?

Kırılan bir kalbin mi yoksa bir iki kemiğin mi?

İçinde bulundukları durum düzelene kadar, kendisi ve çocuklar akrabalarında, kocası ise abisi ile birlikte kalmaya devam ediyor.

Kocasının işleri yolunda gitmedikce, kendisine yapılan şiddetin boyutu artıp, üzerine bir de psikolojik şiddet ekleniyor.

Gün içerisinde sürekli kontrol amaçlı telefon ile aramalar,

Tek başına sokağa çıkmayı ve renkli kıyafetler giymeyi yasaklamalar,
Kişi bugün 46 yaşında olmasına rağmen hala tek renk siyah giyinmektedir.

Sürekli sorgulama hali…

Kocası, çocuklarından biri ile kırtasiyeye defter almak için giden karısına, arkadan araba ile korna çalmasına rağmen dönüp bakmadığı için sinirlenip, akrabalarının evine gidip beklemeye başlıyor.

Karısı geldiğinde ise; yine kimseye aldırmadan öldüresiye dövüyor.

Neden?

Dönüp bakmadığı için?

Dönüp bakmamış. Çünkü aklı yaşlı kırtasiye sahibindeymiș.

Kuruntuya bakar mısınız?

Nasıl bir hastalıklı düşünce yapısıdır bu!

Dönüp baksa ne olacaktı?

Bu seferde ‘Neden korna çalan arabaya baktın?’ diyerek dövecekti büyük ihtimalle…

Akrabaları zar zor alıyorlar, genç kadını kocasının elinden…

O günden sonra şiddet azalır mı sanıyorsunuz?

Evden çocuklar olmadan çıkmayı yasaklıyor karısına. Sadece çocuklarla çıkması da yetmez, illaki çocukların bir elinden tutulacak ve o el hiç bırakılmayacak.

Teyzesine gitmek istediğini söylemek için kocasını arıyor birgün genç kadın. Kocası ise; çocuklardan hangisi ile gidilecek ise; alıp tembihliyor.

‘Anneni yalnız bırakmıyorsun, elini tutuyorsun.’
Acaba o küçücük çocuklara güven böyle mi öğretiliyor?

Bir sene sonra en nihayetinde kendi evlerine çıkacak olmanın sevinci ile taşınıyorlar.

Yeni bir ev…

Yepyeni bir başlangıç…

Ama kuşku, şüphe ve kıskançlık genç kadının peşini bırakmıyor.

Bir akşam genç kadın akrabalarından biri ile telefonda konuşup, yarın oraya gitmek istediğini söylüyor kocasına. Mutfağa gidiyor ama ne alacağını unutup ışığı açıp kapatıyor. Sonra hatırlayıp tekrar mutfağa gidiyor tekrar ışığı açıp, işini bitirince kapatıyor.

Siz olsanız; ‘Bunda ne var? Benim de arada başıma geliyor,insanlık hali diyebilirsiniz.’

Ya kocasının anladığı?

‘Sen bir adamla konuştun. Benden izin aldın ve iki kere ışığı açıp kapattın. Ona gideceğini haber verdin. Eğer bir kere açıp kapatsaydın bu hayır demekti.’

Nasıl bir paranoya?

Sherlock Holmes’a taş çıkartacak cinsten!

Sonrası malum…

Bununla da bitmiyor tabi…

Santim santim perde kontrolleri,

Kapının üzerindeki anahtarın yön değiştirip degistirmediği,

Değişti ise neden değiştiğinin detaylı bilgisi,

Ev telefonunun hafıza kontrolü.

Birgün genç kadının annesi rahatsızlandığından dolayı memlekete gitmesi gerekiyor. Kocası izin veriyor fakat tek şartı; merkeze uzak olduğu için kendi annesi ile beraber gitmesi.

Genç kadın ve kayınvalidesi düşüyor yollara…

Kayınvalidesi çok uzak yoldan geldiği için gelinine annesine kalmasını, kendisinin merkeze dönmesi gerektiğini söylüyor. Genç kadın, kocasının izin vermeyeceğini söyleyerek dönmek istiyor, fakat kayınvalidesi anlayışlı. Sorumluluğu alıyor üzerine…

Akşam annesini arayan kocası, karısının annesine kaldığını duyunca tamam diyip telefonu kapatıyor.

Hemen ardından karısını arayıp;

‘Sakın İstanbul’a geri gelme annemlerde kalmaya devam et. Sen artık benim karım değilsin, ama seni boşamayacağım da. Yoksa seni evlendirirler. Ben de kendimi öldürürüm. Babanın evinde kaldın, kimbilir kimlerle konuştun. Amcanın oğulları da geldi mi? Kimlerle tokalaştın?’

Tabi memleketteki akrabalar ayağa kalkıyor nihayet!

Kızın dayısı arayıp konuşuyor. O’ na şunları söylüyor.

‘O bizim kızımız! Biz namussuz muyuz? Yiğenim baba evine geldi kaldı. Bir insan babaevinde güvende olmayacak da nerede olacak?’

Fayda etmiyor tabi…

Aradan bir ay geçiyor. Genç kadın bakıyor olacak gibi değil, arıyor kocasını.

‘Sen kendini ister öldür, ister ne yaparsan yap. Ben kimseye bu kadın niye burda kaldı dedirtmem. Çocukları alıp İstanbul’a geliyorum.’

Kocası tehtidlere devam ediyor tabi!

‘Gelirsen seni öldürürüm!’

Genç kadın çocukları alıp İstanbul’a gelmeye karar veriyor. Dayısı da kocasına güvenmediği için onunla birlikte…

Kocası hala inatla ne karısını ne çocuklarını istemeyip ablası ile haber gönderiyor.

‘Sen benim lafımı dinlemedin. Kimbilir oralarda kimlerle konuştun, neler yaptın?’

Sonradan öğreniyorlar ki; ağzına alkol sürmeyen adam yalnızlık ve boşluktan teselliyi alkol şişelerinde aramaya başlamış.

Dayısı genç kadına;

‘Kalk gidelim kızım, bu iş böyle olmaz. Bu adam ağzına alkol sürmez, içmeyi de bilmez, başına kötü birșey gelmesin.’ diyerek üç çocukla beraber eve dönüyor.

Kocası ne yapıyor dersiniz?

Kalkıp karısına sadece sarılıp, ağlamaya başlıyor.

‘Sen gelmeseydin ben kendimi öldürürdüm. Sensiz nefes alamıyorum.’

Ertesi sabah hiçbirșey olmamış gibi rutin hayatlarına devam ettiler.

Kadın öğrenmişti…

Kocası birşeye ‘Olmaz!’ derse uzatmamayı öğrenmişti. Çünkü kocası tokadını esirgemiyordu ve artık dayak yemek istemiyordu.

Bu zamana kadar neden dayandı?

Sorusu hepimizin aklında tabi ama başta söylediğim akraba evlilikleri.

Kayınvalidesi halası, kayınpederi birinin amcası,teyzesi yengesi gibi gibi akraba evliliklerinde, boşanmak demek sülalenin boșanması demek olduğu için cesaret edemiyor insanlar…

Geçen zaman sonrası çocukları büyür ve evlenecek yaşa gelirler artık.

Kızı annesi ile paylaşır. Görüştüğü biri vardır ve istemeye geleceklerdir. Farklı bir aile, yeni insanlar. Kadın tedirgindir.

Kocasına bunu nasıl anlatacaktır?

Aile, kızlarını istemeye gelir. Merasim, ambiyans ve ortam çok güzeldir.

Kocası en ufak bir sorun bile çıkarmamıştır, aksine çok da olumludur.

Kocası değişiyor mudur?

Nişan hazırlıkları, düğün hazırlıkları…

Yine herşey fazlası ile yolunda sanki?

Sizi de tedirgin eder mi hayatın akışının hep yolunda gitmesi?

Ben açıkçası hersey yolunda giderken; ‘Kesin kötü birșey olacak, herşey fazla mükemmel!’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

13 yaşında başlayan hayatın ağır çilesi, bırakır mı kadının peşini?

Hem de herşey bu kadar güzel giderken?

Kızının düğününe iki hafta kala boyun fıtığı nedeni ile hastaneye kaldırılıp acil ameliyata alınarak, düğüne boyunluk ile katılmak zorunda kalıyor.

Yetmiyor, belinde fıtık olduğunu öğreniyor.

O da yetmiyor, 40 yaşındayken; yani şuan mevcut şartlara göre birçok insanın çocuk sahibi olduğu yaşta rahiminde kötü huylu kanser tespit ediliyor. Ya o kitleyi tedavi ettirmeye başlayıp kemoterapi görecek ya da herhangi bir yere sıçramadan rahmini aldıracak.

O’nu korkutan kanser değil, çocuklarına kimin bakacağı düşüncesi oluyor.

Sonuçları bir kaç doktora daha gösterip, aynı yönlendirmeleri duyunca, hayatının en zor kararlarından birini alıyor.

Kadınlığına veda ediyor.

Aslında o daha 14 yaşında zaten hayatına veda ediyor.

Bu kadarı ile bitti mi zannettiniz?

İki yıl önce guatr nedeni ile hastaneye kaldırılıyor. Ameliyat sonrasında kalsiyum seviyesi 3’ün altına düştüğü için ölümden dönüyor.

Normal bir insandan 100-200 gram arası kütle çıkarken ondan çıkan kütle miktarı 980 gram. Doktorların üniversitede ders olarak anlatacağı cinsten!

Bir insan vücudu nasıl bu kadar guatr üretir?

Ameliyat esnasında ses telleri zarar görüyor ve aylarca konuşamıyor. Bırakın konuşmayı nefes alamıyor.

Tabi yine yetmiyor boyundaki fıtığın ikincisi oluşuyor.

Şimdi kocası değişmiş, çocukları büyümüş, torunları olmuş ve onu bekleyen mükemmel bir hayat var…

Peki ya onda ne var?

Acı, sinir, stres, üzüntü, baskı, şiddet, psikolojik şiddet ve paranoya ile geçen yılların geçip bitmeyen ağrısı var.

Bütün hastalıkların başlıca sebebi; üzüntü, sinir, stres ve sürekli kafamızı meşgul eden olaylar…

Hikayesini yazdığım güzel kadın!

Hayatımda tanıdığım en güzel annesin!

En özel, en güzel, en güçlü ve en sabırlı insanlardan birisin.

Ben yazarken çoğu yerde gözyaşlarımı tutamadım.

Sen bunları nasıl yaşadın?

Bu kadar acıya nasıl dayandın?

Hala nasıl bu kadar güzel gülebiliyorsun?

Allah sana sağlıklı, huzurlu, mutlu, uzun ömürler nasip etsin ve başımızdan eksik etmesin.

Sevgiyle Kal…

2 Comments

  1. Çok mükemmel bir hikaye 👏👏👏 hüzünlü ve bir okadarda ders verici, tabi ders çıkarmasını bilene. Ne yazıkki ülkemizde bu ve benzeri yaşanmışlıklar çok fazla 😞

Bir Cevap Yazın