O’nun Hikayesi 12 / Albayın Kızı

Bu seferki hikayemizin baş kahramanı; çok güçlü bir anne ve iyilik meleği kalbi ile hayatınıza yumuşak, anlamlı dokunuşlar yapması yanında, şen gülüşleri ve özgür ruhu ile bazen; Karaköy’de bir meyhanede bazense; Yeşilköy’de bisiklete binerken ya da Fethiye’de yamaç paraşütü yaparken karşınıza çıkabilecek kadar çılgın bir kadın…

Eğer bir albayın kızı iseniz; hayatınız her daim belli bir disiplin ve dört yılda bir şehir değişikliği ile geçer. O yüzden kalıcı dostluklarınız ya da düzenli bir eğitim hayatınız yoktur. Tam yerleşik düzene alışırsınız bir bakmışsınız farklı şehirde farklı insanlar ile berabersinizdir. Bu nedenle aşklarınız, sevgileriniz, dostluklarınız, duygularınız hep yarım kalır. Gitmek istemeseniz bile başka bir alternatifiniz yoktur. Çünkü siz, bir albayın kızısınızdır.

Kahramanımız; 18 yaşında, ailesi ile beraber babasının görev yeri olan Elazığ’a yerleşti. Ailesi bankada çalışmasını istemesine rağmen o hiçbir zaman bankacı olmayı istemedi.

Özgürdü ruhu!

Kendisini kapalı kapılar arkasına saklayıp, gün boyu insanlar ile muhattap olamazdı. Onun, bir kuş misali; uçsuz bucaksız göklere uçması lazımdı.

Yine yavaş yavaş babasının tayin zamanı yaklaşıyordu.

Ne tuhaf!

Artık hiçbir şey hissetmiyordu. Ne geride bıraktıkları, ne yaşadıkları ne de yaşayacakları umrunda değildi. Her türlü uyumu rahatlık ile sağlayabiliyordu.

Uyum sağlayamadığı tek şey; her yaz gittiği anaannesi ve dedesinin yanında bıraktığı çocukluk anıları ve ilk aşkı idi. Hayallerini bile daha bir anlamlı kılıyordu ilk aşkını düşünmek.

Hayali; mavisinde huzur bulduğu, yeşilinde dinlendiği, sarısında güneşi batırdığı, grisinde bisiklet sürüp saçlarını savurduğu, Kordon’unda yürüyüp kendini dinlediği, vakti zamanında yarım bıraktığı aşkının düzeni bozulmasın diye şimdi bile özel zamanlarda gitmekten korktuğu ama şu an bile aşık olduğu şehir olan İzmir’di aslında…

Hayaller güzeldi, ama ne yazık ki babasının tayini Ankara’ya gelmişti. En güzel yaşlarında, başına geleceklerden habersiz gittiler Ankara’ya…

Babasına lojman çıkmadığı için Ankara Sıhhiye Ordu Evi’nde kalmaya başladılar. Hayatına bir teğmenin girmesi tabi ki bir tesadüf değil, olası bir beklentiydi. Teğmen çok iyi bir adam olmasına rağmen aşırı kıskanç ve geçimsiz biriydi. Bir gün ‘gömleğinin düğmesini kapat!’ cümlesi ile aslında bu durumun sinyallerini verirken; kahramanımız da kararını vermişti. Bu şekilde bir ilişki yürütemezdi. Nerede ne yapacağımı, nasıl giyinmesi gerektiğinin terbiyesini ailesinden almıştı ve bu ona bir hakaretti. Ayrılmak istediğini söyleyeceği gün, teğmen atamasının geldiğini ve ona; ‘Beni Bekle’ demenin haksızlık olacağını söyledi.

Ayrıldılar…

O kadar çok ayrılık yaşamıştı ki bu yaşına kadar çok da üzülmemişti aslında. Başında anladığı için kendini şanslı bile hissediyordu ama keşke bu kadar şanslı hissetmeseydi.

Çünkü hep deriz ya ‘Allah iyi insanlar ile karşılaştırsın.’ diye; teğmenden sonra karşısına çıkacak kişi, hayatının ilklerini ona en acımasız şekilde öğretecekti.

İlk defa; terk edilme, aldatılma, sinir krizi geçirme, kendine zarar verme ve annelik gibi kutsal duyguları yaşamıştı. Bunlar ile beraber birçok duygu da eşlik edecekti bu ilklere…

Hayatının aşkı sandığı kişiyi ilk gördüğünde 21 yaşındaydı. O zaman asker olan adam, yapacağı jestler ve surprızler ile kızımızı kendisine aşık edecekti.

Er olarak görev yapan askeri fark etmemişti ilk zamanlarda. Sonra bölümü değişip yemek alanına geçiş yaptığı an fark etmişti onu. Selamlaşmaya başladılar. O zamana kadar aralarında herhangi bir yakınlık durumu olmamıştı. Ta ki; annesi ile İstanbul’ a gitmeye karar verene kadar. İstanbul’a gideceklerine kulak misafiri olan er, albaya ailesinin İstanbul’da olduğunu herhangi bir ihtiyaç durumunda yardımcı olabileceklerini iletmişti. Böylelikle numaralar alınmış oldu. Annesi ile İstanbul’da güzel zaman geçiren kızımız babasına ulaşamayınca askeri aradı ve babasını merak ettiğini söyledi. Böylelikle ilk kıvılcım ateşlendi. Mesajlaşmalar ve kaçamak görüşmeler başladı.

Döndükleri ilk hafta asker evlenme teklifi etti. Hem de öyle böyle bir evlenme teklifi değil. Ailece yemekte olan kızımıza kocaman bir gül demeti ve çiğdem çiçeği geldi. Üzerinde; ‘Seni çok seviyorum aşkım, bir ömür boyu benim, kadınım ol.’ yazıyordu. Arka fonda Sezen Aksu’dan ‘Tutuklu’ şarkısı eşliğinde…

Çiçekçi, asıl hediyeyi getirmeyi unuttuğu için ikinci kere masaya geldi. Ailesi üzerlerindeki ilk şoku atlatamadan ikinci şoku kolye ve yüzük setini görünce yaşadılar. Babadan beklenen tepki gecikmedi tabi; ‘Kimmiş bu pezevenk!’

Durum bunun ile de kalmadı, olayı öğrenen teğmenin arkadaşları, umarsızca dayak attılar sonrasında adama.

Babası, asker adamı sevmesine rağmen; annesi sanki kızını üzeceğini bilir gibi hiçbir zaman onay vermemişti bu birlikteliğe. Hele ki evlilik fikri kadını daha da tedirgin ediyordu. Askerin tezkeresi geldiğinde, klasik olarak ilk önce annesi ile resmi olarak tanışma zamanı gelmişti. Annesi ölene kadar onaylamamıştı bu birlikteliği…

Bu süreçte iki kere ayrıldılar ama dayanamayıp, tekrar bir araya geldiler. İkinci barışmadan sonra, ayrı kalmanın doğru bir fikir olmadığını düşünüp, kaçmaya karar verdiler. Adam cebindeki telefonunu satarak, son parası ile İstanbul’dan araba ile Ankara’ya gelerek kaçırdı sevdiği kadını. Babası aradı ve gelmezlerse adamı öldüreceğini söyledi. Geri döndüler. Ama aşk yine galip geldi ve tekrar kaçarak evlendiler.

Sonra ne mi oldu?

Annesi on yıl yaşlandı, babası kabul etmekte çok zorlandı, kardeşi ise; annesinin ölümünden yıllarca onu suçladı.

Ellerinde yok, avuçlarında yok. Kocasının ailesinin evinden başka gidebilecekleri bir yerleri yokken evlendiler.

Önceleri sadece gezmeye geldiği koca şehir İstanbul’a kaçak bir gelin olarak gelmişti artık ve başına gelebilecek herşeyden kendisi sorumlu tutuyordu. Kocasının ailesi ile aynı evde yaşamaya başladılar. İlk zamanlar herşey çok güzel gidiyor gibi görünse de bu durumdan gerçekten hoşnut muydu? Kocasının annesi onu her zaman kendi kızı gibi sevmişti fakat kendi annesi gibi koruyup kollayamamıştı.

Yaşadıklarını hak ettiğini düşünüyordu belki ama geri dönmeye yüzü yoktu. Kısa bir süre sonra; zaten zar zor geçinip, pazarlarda eşya satan karı koca; çocuk sahibi olacaklarını öğrendiler. Ne büyük bir mutluluktu bir aile için bu haberi almak. Ama o kendini henüz hazır hissetmiyordu anne olmak için. Daha kendisi durumu tam anlamı ile kavrayamamıştı. Ama hayır, onu çok sevdiğine inandığı kocası vardı. İyi günde kötü günde bir arada olmaya karar söz vermişlerdi. Bu çocuk onlar için bir mucizeydi. Ta ki; doğumu beklerken ve premature bir bebeğe bir hafta tek başına o hastane odasında baktıktan sonrasına kadar…

Kabul etmek çok zordu onun için ama yalnızdı. Ailesi, arkadaşları, hayalleri… Hepsi bir toz bulutu halinde uçup gitmişti ellerinin arasından. Eve döndüklerinde bir tuhaflık olduğunu fark etmişti. Kocasının internet hesabına baktı ve bir kadını bırakın, insan olarak aldatılmanın ne demek olduğu kafasına dank etti. Başka bir kadın ile aldatılmıştı. Aldatılmak bir yana kocası, kendisi için hiç de güzel şeyler söylememişti diğer kadına. Kocası duyguları ve değerleri arasında kalmamıştı bile. Onu aldatmıştı.

Şimdi bu adam için mi ailesine sırtını dönmüştü?

Uyuyan kocasını bir hışımla uyandırdı ve hesap sordu. Kocası gayet lakayt bir şekilde cevaplar vererek uyumaya devam etmeye niyetliydi. Kırdığı şişe ile adamın üzerine yürüyen kadını adam hiç acımadan, gözünü bile kırpmadan gecenin bir köründe evden attı.

Çocuğunu alıp gidebileceği hiçbir yer yokken ne yapacaktı?

Çocuğunu bırakıp, çıktı evden…

Kafasında onlarca düşünce ile kilometrelerce yürüdü. Ne gidebilecek bir yeri, ne de cebinde parası vardı. Kendi ailesinden kimseyi arayamazdı. Kocasının bir akrabasına gitti. Durumu anlattı. Baba gibi baba olan adam olaya mudahale etti ve tekrar barıştılar. Adam bir kere alışmıştı aldatmaya, durmuyordu. Kadın, ikinci kere daha bunu kaldıramadı ve yüksek dozda ilaç alarak intihar etti. Hastaneye götürülen kadın, o an hiçbir şey düşünmüyordu.

Ne çocuğu ne de onu aldatan kocası…

Ölmek istiyordu, sadece ölmek…

Adam boşanma davası açarak kadını istemediğini artık net şekilde belirtmiş oldu bu şekilde.

Bir müddet geçtikten sonra evden ayrıldı kadın. Bir işe girdi ve hayatının dönüm noktasını yaşadı.

Bu süreçte boşanma duruşması gerçekleşti ve resmi olarak ayrıldılar. İşe yeni girmiş biri olarak bu durumu o zamanki yöneticisi olmasaydı nasıl atlatırdı kendisi bile bilmiyordu.

Yöneticisi, çocuğu ile birlikte ortada kalan kadına evini, ocağını, kucağını açıp ihtiyaç duyduğu bütün merhameti göstermişti.

Kısa zamanda toparlandı. İş hayatında önemli yerlere geldi. Güzelliği, zekası ve güler yüzü ile o kadar güzel işler başarıyordu ki kısa zamanda kendini yeniden sevmeyi, hatalarını telafi etmeyi, anne olmayı öğrendi. Yöneticisi, ona sadece yol göstermekle kalmadı, İzmir’e götürerek, kardeşi ile de barıştırdı.

Hayatında herşey çok güzel gidiyordu. Ta ki; eski kocası tekrar kapısını çalana kadar. Boşanmalarına rağmen, oğlu için aynı evde kalmak istediğini ve ara ara görmek istediğini söylediğinde ne olduğunu şaşırdı kadın ve adama üçüncü şansı vermedi. O’nun yüzünden ailesini, en önemlisi annesini, kadınlığını, kadınlık gururunu, en güzel gençlik yıllarını kaybetmişti. Tekrar aynı hatayı yaparak onu affetmeyecekti. Oğlu için tek başına mücadele edecek ve özüne dönecekti. Kaybettiği yılların acısını çıkaracak ve kaybettiklerini yerine koymak için elinden geleni yapacaktı. Çünkü; hayat kısaydı.

Yıllar yıllar sonra; yarım kalmış bir hikayenin kahramanı çıktı geldi hiç beklenmedik bir anda. Kadın onun yokluğunu yıllar önce kabullenmişti oysa…

Nereden çıkmıştı şimdi?

Ne hakkı vardı yıllar sonra kafasını karıştırmaya?

Kadın korkuyordu…

Kendisi ile yüzleşmekten, kendisine bile itiraf etmekte zorlandığı soruların cevaplarını adama vermekten korkuyordu.

Yıllar önce nedenini şimdi kendisinin bile hatırlamadığı bir neden yüzünden ayrılmışlardı. Kadın asker adamla evlenince; adama İzmir dar gelmiş ve Paris’e yerleşerek orda mantık evliliği yapmıştı.

Şimdi ise; kadından bir şans istiyordu herşeye yeniden başlamak için…

İlk aşkı, her ne kadar mantık evliliği yapmış olarak görünse de iki çocuğu vardı. Kadın ise; aldatılmanın ne demek olduğunu en acı şekilde tecrübe ettiği için en ufak bir görüşmeyi bile reddediyordu.

Kafası karışan kadın; duyguları ile değerleri arasında bir seçim yapmak zorundaydı…

Aşk bu sefer de galip gelecek miydi?

Bir Cevap Yazın