Evrenden mesajın var

Bizi etkisine alan olayların aslında kuşaklar öncesine dayandığını söylesem bana güler misiniz yoksa oturup ailevi travmalarınızın üstünden mi geçersiniz inanın bilmiyorum. Tek bildiğim neyi arıyorsak ona doğru istemsiz ve bilinçsiz bir şekilde çekildiğimiz…

Şöyle bir çocukluğunuza gitmenizi istiyorum sizlerden. Kendinizi bildiğiniz ve olayların tam olarak ne olduğunu çocuk aklınız ile yorumlayabildiğiniz yıllara…

Babanızın çok yoğun bir işte çalıştığını annenizin ise; ev hanımı olarak mevcut görevlerini yerine getirdiği zamanları düşünün. Bunu söylediğime gerçekten inanamıyorum. ‘Mevcut görev’ Kadın evlenmişse mevcut sorumluluklarına yenileri ekleniyordu, ne tuhaf. Büyük ihtimalle babanız işten çok yorgun geliyordu ve anneniz kendisi ve sizlerle layığı ile ilgilenmediğini düşünüyordu. Hırçınlaştıkça hırçınlaşıyor ve bu sizinle arasındaki bağı da zedeliyordu. Babanız mevcut düzende size zaman ayıramadığı için sadece hafta sonları birkaç isteğinizi karşılıyordu. Maddi olarak sürekli yanınızda olan ve taleplerinizi karşılayan babanızı daha çok seviyordunuz büyük olasılıkla. Anneniz ise; gözünüzde huysuz, doyumsuz, tatminsiz, herşeye öfkelenen, sizleri de babanızı sevdiğiniz için suçlayan umursamaz bir insana dönüşüyordu.

Buraya kadar evet tamam!

Peki ya öncesi?

Anneanneniz?

Dedeniz?

Dedeniz de o dönemin şartlarına göre tek başına çalışarak yaşam mücaadelesi vermeye çalışıyordu. Anneanneniz dedenize yardımcı olmak adına; annenizi ve diğer kardeşlerini babaannesine bırakarak aslında ailesine maddi olarak katkı sağlıyordu. En nihayetinde annenizi yalnız bırakıyordu. Kardeşlerine bakmak, evin düzenini oturtmak hepsi büyük çocuk olarak annenizin görevi gibiydi. Annesinden annelik görmeyen ya da bu şekilde hayatlarını süren aile bireylerinin kendi ailene doğru bir anne ya da baba figürü oluşturmasını beklemek ne kadar doğruydu? Sevgi ve ilgi görmeyen bir çocuk nasıl başka bir çocuğa sevgisini hissettirebilirdi? Hiç kıskançlık olmaz mıydı mesela kardeşler arasında ya da hiç kızmazlar mıydı birbirlerine? (Bunların hepsi büyüdükçe çıkıyor tabi orası da ayrı bir konu)

Kendi aile geçmişime baktığım zaman gördüğüm; annemin anaanneme ve benim de gitgide ne kadar anneme benzediğim. Genetik olarak kendimizden önceki nesillerin dertleri ya da doğru kelime; ‘yetiştirilme tarzları’ ile büyümek ne kadar acı!

Kendi annem ile bir olay üzerine tartışırken olay nasıl ve ne şekilde onun kendi annesi ile arasındaki çatışmaya gidiyor anlamıyorum mesela. Ona kendi ile ilgili soru sorarken bile olay nasıl kendi anne babası arasındaki çözülemeyen düğüme gidiyor? Kısacası; bir çoğumuz kendimize ait olmayan gerçekler ya da adına travma dediğimiz çocukluk hayatımız ile savaşmak zorunda kalıyoruz bilmeden…

Bunu ne zaman fark ettim biliyor musunuz?

Hayatım bir kısır döngüye dönüp, çözüme ulaşamadığımı fark ettiğim anda…

Hayatım kabus gibiydi ama öyle olması için bir açıklamam yoktu. Kendi ayaklarım üzerinde duruyor, iyi bir işte çalışıyor ve bir çok insanın sahip olmak istediği bir hayatı yaşıyordum. En önemlisi özgürdüm. Neden sürekli aynı şeyleri yaşıyordum ben! Bu yaşadığım benim hayatım mıydı yoksa bir başkasının hayatını mı yaşıyordum?

Derken; araştıramaya başladım.

Neden sürekli aynı olaylar benim başıma geliyordu?

Dünyada başka insan mı yoktu bunları yaşayacak?

Sonra dedim ki; sen bir yerlerde hata yapıyorsun! Ama bu kadarı fazlaydı artık!

Son iki yıl içinde hayatıma giren ve beni ilişkinin başlarında ‘ki ikiside çok kısa sürdü.’ mutlu ettiğini düşündüğüm iki insan da benimle aynı gün doğmuştu. İkisi de boşanmış ve bir kız çocuğu vardı. İkisinin de hayatı narsit bir insan tarafından zapt edilmişti. Ya da onlar öyle olmasını istiyordu. Ve nedensiz bir biçimde beni terk ettiler. Buraya kadar normal olabilir.Hayat onların hayatı nihayetinde ama bana ne oluyordu. Narsist sevgilileri varsa çek kapıyı arkana bakmadan çık değil mi? Neden şansını zorluyorsun bu kadar? Neyin peşindesin? Ama yok Senem Hanım kendine bunu düstur edinmiş ve onlara yardımcı olacak. Kendini değersizleştirecek ve mutsuz edecek çünkü bundan besleniyor. İşte tam olarak doğru soru bu!

Ben neyden besleniyorum?

Bu benim görevim değildi ki, ayrıca kimse bunu benden istememişti. Kendime sormaya başladım.

Acaba gerçekten narsist olan kimdi?

Bana kendimi iyi hissettitip terk eden adamlar mı?

Hayatındaki insanlar mı?

Yoksa ben mi?

Kendime narsist olabilir miyim diye bir çok kez sordum emin olun. Ve evet tahmin edersiniz ki narsist olanı buldum.

Narsist olan ne ben ne de onlardı. Ben kendime benzeyeni kendime çektiğim için sürekli aynı şeyleri yaşayıp kendime benzeyen insanlara yardımcı olmaya çalışarak kendimi rahatlatıyordum. Şöyle ki; obez ve şaşı olduğum için zor bir çocukluk dönemi geçirdim. Benim kendi kendimi kabullenip sevmem otuz yılımı almışken; insanların beni kabullenmesini nasıl beklerdim? Çocukluğumdan itibaren; insanların beni kabul etmesi için hep iyilik yaptım. Maddi manevi hep iyilik yaptım. Maddi olanları atlattım belki ama manevi olanları pek kolay atlatabileceğimi düşünmüyordum. Zannettim ki; iyilik yaparsam onlar da beni sevecek ve beni hayatlarından çıkartmayacaklar. Terk edilme korkusu her zaman vardı içimde. Daha sekiz yaşında bir çocukken de vardı daha düne kadar da vardı. Bu durumu fark edene kadar hep vardı.

Annem beni daha sekiz yaşında küçük bir kız çocuğuyken babaanneme ve babama bırakıp kendi ailesine yardım etmek için kilometrelerce uzağa gitmişti. Hani yukarıda bahsettiğim anne kız ilişkisi vardı ya; kendi annesinden öyle gördüğü için belki ona normal geliyordu ama değildi. Ben terk edilmiştim. Şimdi bile neden zor zamanlarımda yeteri kadar ilgi ve sevgi ile yanımda olmadığını sorguluyorum. İçimdeki çocuk ona hep kırgın kalacak biliyorum ama onu öyle kabullenmem gerektiğini de biliyorum. O anaannemden ne gördüyse bize de aynısını yapıyordu çünkü ona normal gelen buydu.

Durumu fark ettiğimde dünya görüşüne çok güvendiğim br arkadaşıma danıştım ve başıma gelenleri açık açık anlattım.

Dedi ki;

Evren bize mesaj gönderirken çoğu zaman fısıldar, duymazsan sesini yükseltir. Yine duymazsan dürter ve eğer onu da hissetmezsen bu sefer seni kendine getirmek için iter. Sen bu düzenin son aşamasına zor olsa da gelmişsin ve farkındalığın oluşmuş. Bunun için seni tebrik ederim. Alamadığın mesajı anlıyorum ki almışsın Yine evren bize ayna olması adına karşımıza kendimiz gibi insanları çıkarır. Değiştirmen gereken özelliğini ayna gibi karşında görürsün. Sen ne demek istediğimi ve değiştirmen gereken özellikleri zannediyorum ki fazlasıyla aldın.’

Nasıl yani?

Bunca zaman bunu fark etmediğime inanamıyorum. Kendime mıknatıs gibi çektiğim insanlar benimle birebir aynı özelliklerdeydi. Tek fark benim hayatımdaki narsist bendim. İyilikten beslenen,anlamsız anlayış gösteren, göstermezse terk edilmekten korkan, takdir bekleyen, ilgi isteyen, gerekli ilgiyi görmeyince de çocuk gibi kırılan, incinen, küsen ve hayatı kendine ve çevresindeki insanlara kabus haline çeviren…

Ben ve benim gibi çocukluğunda dışlanan bireylerin en kötü özelliği yersiz, zamansız ve anlamsız iyilikler yapıp kabul görme çabasıdır. İyi bir insan olursam terk edilmem ve insanlar kendilerini bana mecbur hissederler. Ben de iyilik yaparak takdir görürüm ve mutlu hissederim. Oysa kocaman bir kendini kandırma ve kendinden kaçma durumdur bu. Nihayetinde kimseyi mutlu etmek bize kalmadı.

Sonra düşündüm ki; bu bahsettiğim iki insanda sürekli yeni birini arayanlardı. Aklıma okuduğum bir kitaptaki Güney Afrika’da yaşayan Guru’nun sözleri geldi.

Kendisinin etrafında ‘bulan kişiler’in olmasını istediğini söyledi. ‘Arayan kişiler’in hep o şekilde arar halde kaldığını söylerdi.

Bu bile ne kadar doğruydu. Hayatındaki narsist insanı cezalandırmanın en kolay yolu; ondan daha güzel, daha bilgili, daha dikkat çeken başka birini bulmak ve onu kıskandırmaktı. İşi bittiğinde de ‘seni üzmek istemiyorum.’ diye çekip gitmek en kolayıydı. Taşlar nasıl da yerlerine oturuyordu kafamda. Bunca zaman umutsuz, üzgün ve mutsuz bir şekilde kendi kendimi sorguladım.

İnsanlara ne yapıyorum da beni terk ediyorlar?

Neden sevilmiyorum?

Neden kabul görmek pahasına kendimi değersizleştiriyorum?

Bir yanım Vaveyla, bir yanım Dilhun’du daha düne kadar. Şimdi kendi Logos’umla tanıştım ve iç benliğime ne olduğunu ve neden aynı şeyleri yaşadığımı anladım. Umarım size de ayna olur yazdıklarım ve kendi Logos’unuz ile tanışırsınız.

Çok sevdiğim bir kitapta şöyle bir cümle geçiyordu; ‘Bir kalbin açılması için önce kırılması gerekir.’ Demek açılma zamanı geldi…

Senem Acarhttp://Hayalimdekiben.com/
Yaşadıklarımı Örnek Almak İçin Bir Sebebin Yok. Alma Zaten. Ben Kılavuzun Değilim, Dilediğin Zamana Kadar YOL ARKADAŞINIM!

İlgilinizi Çekebilir

Yorumlar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here