Kaybetme Korkusu

Gündelik hayatın telaşesinde yaşayıp giderken, öyle bir haber alırsınız ki sanırsınız dünyanın bütün renklerini kaybetmişsiniz.

Hayatınızda hiçbir anlam ifade etmeyen insanlar için üzülüp, saçma sapan olayları kafaya takarken ne kadar da boş vaktim varmış diye düşünürsünüz.

Başka hiçbir derdiniz yokmuş gibi…

Ne yediğiniz yemekten, ne dinlediğiniz müzikten, ne sevdiğiniz kitapları okumaktan ne de kurduğunuz hayallerden keyif alırsınız bir süre sonra.

Kafanızın içindeki sesler hiç susmaz çünkü.

Sabah, akşam, öğlen, gece, yolda, yürürken, çalışırken hatta uyurken bile ki uyuyabilirseniz.

Hiç farketmez, her türlü o gamlı baykuşu duyarsınız.

‘Ya O’ na birşey olursa? ‘

Hayır, ben buna hazır değilim.’

Siz hiç sabah ayazında işe giderken, her yanınız buz tutmuşken gözlerinizden ateş çıktığını hissettiniz mi?

Ya da ağlamamak için gökyüzüne bakıp derin derin nefes alıp verdiniz mi?

Kimseye belli etmemek için ne yaşadığınızı mutlu rolü yapmaya çalıştınız mı?

Peki ya sırtınızı her daim güven ile yasladığınız, en iyi dostunuz, yol arkadaşınız,idolunuz olan babanızı kaybetme korkusu ile burun buruna geldiniz mi hiç?

Birlikte geçirdiğiniz bütün zamanların üzerinden geçip, kendi hıçkırığınızda boğulacak gibi oldunuz mu?

Aksam ağladığınızı anlamasın diye o uyuduktan sonra eve girip, yanağına usulca öpücük kondurdunuz mu?

İnanın ölümden beter.

Daha önce O’nun Hikayesi başlığı altında yazdığım hikayeleri şimdi kendim ve babam adına yazmak ne acı…

En yakın kız arkadaşlarımın yanındayken onların hissettiği acıyı sadece anladığımı düşünüyordum. Şuan da ise o derin kaybetme korkusunu sonuna kadar yaşıyorum.

Bazen acı kayıpları ile ilgili sorularıma;

Unutmuyorsun ama alışıyorsun.

diyorlar.

Gerçekten alışılıyor mu baba?

Ben seni sadece babaannemin ölümünde ağlarken görmüş, ilk defa on yıl yaşlandığını hissetmiştim.

Bu kadar güçlü bir adamı, canım babamı seneler sonra yine öyle görmek inan beni kahrediyor.

Şuan için konulmuş bir teşhis yok, ama o kaybetme korkusu varya o kaybetme korkusu! İnsanın benliğini yerinden oynatabiliyor.

Ben bu haldeyken bu kadar belirsizlik içinde; senin ne durumda olduğunu, kafandaki deli soruları anlatmama gerek bile yok sanırım.

İnsanın kendisine kurtuluşu olmayan bir hastalığın teşhisinin konulması için ameliyat günü beklemesi nasıl bir duygu bilmiyorum ama babamı tanıyamıyorum.

‘Ben iyiyim.’ derken bile iyi olmadığı sesinden, duruşundan, bakışından anlaşılıyor. Sen nasıl ki bizim her hareketi neden yaptığımızı biliyorsan, biz de seninkini biliyoruz baba…

Şuan boğazım düğüm düğüm, gözlerimden ateş çıkıyor her zamanki gibi…

Sana o yeşil önlüğü giydirip sedye ile asansöre bindirdikten sonra doktorunu gördüm.

Hani sadece üst tarafta küçücük bir baloncuktu?

‘Akciğere kadar inmeyen birșey ile bizim işimiz olmaz,açıp bakınca göreceğiz. ‘dedi doktor.

Senin ameliyattan çıkmanı bekliyoruz. Hayatımın en zor geçen üç saatini Allah bir daha bize yaşatmasın.

Umarım o adını bile telaffuz etmekten nefret ettiğim, belki korktuğum hastalık senden çok çok uzaklardadır.

….

Şimdi çıktın ameliyattan…

Yaramaz çocuklar gibisin baba!

Herșeyi söküp atmak istiyorsun vücudundan, acıdan kıvranıyorsun.

İçim acıyor…

Ya peki annemin sana her Ah! dediğinde o dolu dolu gözlerle bakışını ne yapacağız?

Onu uzun zamandan beri ilk defa sana böyle aşk ile bakarken görüyorum. Belli etmiyor ama o da çok korkuyor.

Annem sana her kızdığında rahmetli babaannemin rahmetli dedem için söylediği o meşhur lafı söyler ya hani o geldi aklıma.

Yaşasaydı da yine bana bağırsaydı.

Yok artık diyorum ama demek ki güzel zamanları da olmuş bizim bilmediğimiz.

Dedem demişken;

Sen hiç tanımadığın birinden nefret ettin mi baba?

Bunu duyduğuma üzüleceksin belki ama dedemden nefret ediyorum.

Neden mi?

Bugün sana yemek alayım mı? diye sorduğumda benden sosisli istedin ya çıktığımda hüngür hüngür ağladım.

Kendime geldiğimde gidip almıştım. Hemşireye sordum yiyebilir mi? diye. Önce güldü, şaşırdı. Akşam sekiz gibi verin, şuan narkozun etkisi ile midesi bulanabilir dedi.

O bilmiyordu, ama ben biliyordum baba.

Bize anlattığın ve her sosis yediğimde boğazımda düğüm düğüm kalmasına sebep olan o çocukluk hikayen geldi aklıma.

Bir insan çocuğunu neden 6 yaşında sokağa atar?

Bütün gün çalışıp, canı sosisli yemek istedi diye eksik para getirince çocuğunu neden eşek sudan gelinceye kadar döver?

Abim elimde poşeti görünce ‘Narkozun etkisi ile çocukluğuna indi herhalde.’dedi.

Evet hiç tanımadığım birinden sırf bu yüzden bile nefret edebilirim ve ediyorum da.

Eğer seni sokağa atmasaydı sen 60 yıldır sigara içmiyor olurdun.

Bu bağımlılıktan daha çabuk kurtulabilirdin belki…

Pataloji sonuçları on gün sonra alabikecekmisiz. Net durum orda belli olacakmış. Ama doktor kötü bir şey yok dedi.

Yol arkadaşım, en iyi dostum, canım babam. Bunu da atlatacaksın inşallah. Allah sana ve anneme sağlıklı ömürler nasip etsin.

Bir Cevap Yazın