O’nun hikayesi 2

Bir sabah uyanıyorsunuz ve duymaya alışık olduğunuz ses yok…

Görmeye alışık olduğunuz beden artık yanınınızda değil…

Gözlüğü masanın üstünde, ayakkabıları dolapta, hırkası sandalyenin sırtında asılı…

Kokusu sinen bir yastık ve son zamanlarında acılarını dindirmeye yarayan ilaçları var başucunuzda…

Hangisini görmeye yüreğiniz dayanabilir ki…

Hangisine daha çok üzüleceksiniz?

Hangisini daha çok özleyeceksiniz?

Her sabah görmeden duramadığınız bir çift gözü mü?

Duymadan bir saat geçiremediğiniz o naif sesi mi?

Kokusunda huzur bulduğunuz kollarını mı?

Sırtınızı güven ile yasladığınız bedenini mi?

Yoksa bütün bunların tek vücutta birleşmiş olduğu, omuz omuza hayat savaşı verdiğiniz yol arkadaşınızı mı?

O olmadan yaşayamam!

Diyorsunuz ya; yaşıyorsunuz.

İçiniz acıya acıya, ağlaya ağlaya, yana yana, birlikte yaptığınız herşeyi hatırlaya hatırlaya yaşıyorsunuz. Bu yetmiyor, insanları iyi olduğunuza inandırmaya çalışıyorsunuz.

İyi değilim kardeşim!

Gitti cancağızım gitti…

diye ağlamak istiyorsunuz ama çevrenizdeki insanlar üzülmesin diye onu bile yapamıyorsunuz.

Hatırlarsınız, el alem diye tatlış bir topluluğumuz var. Ne derler sonra!

Bahsettiğim ayrılık şimdiki çoluk çocuğun ağzına sakız olan türden bir ayrılık değil, ebedi ayrılık…

Adı da kanser…

Senem Acar: Yaşadıklarımı Örnek Almak İçin Bir Sebebin Yok. Alma Zaten. Ben Kılavuzun Değilim, Dilediğin Zamana Kadar YOL ARKADAŞINIM!