O’nun Hikayesi 4 – Yalnız Kuş

Fotoğrafa baktığımızda birbirine aşk ile bakan iki minik masum minik kuş görsekte; işin aslı öyle değil aslında…

İlişkilerde de böyle değil midir?

Birbirini gören iki saf kalp, ilk görüşte birbirinden etkilenir ve kalpler küt küt yerine kuşlar gibi pır pır atmaya başlar.

Dünya ile iletişim kesilir. Tüm dünya sanki onun gözlerindedir, bakmalara doyamazsınız. Zannedersiniz ki o dünya ikinize de yeter.

Keşke öyle olsa ama olmuyor maalesef…

Bir süre sonra o ilk bakışta aşık olduğunuz kişiyi değiştirmeye başlarsınız ve avuçlarınız arasından uçup gider kuş misali…

Öncelikle fiziksel özellikleri ile dalga geçmeye başlarsınız, kendiniz mükemmelmișsiniz gibi!

-Yüzün çok beyaz, kaşların bir tuhaf döküldü mü?

Kadın gider yüzüne onlarca lira para verip kremler alır. Yüzü tanınmaz hale gelir, kıl tüy basar. Kaşlarına kontur yaptırır, parası biter bakımını yaptıramaz daha da çirkin olur.

-Saçların koyun yünü gibi dersiniz, kendi saçlarınıza bakmadan!

Kadın gider saçlarını boyatıp yanınıza gelir. Beğenmezsiniz, üstüne bir de yanlış malzemeden; olan saçlarını da yakar, kestirmek zorunda kalır.

Aslında ben öyle söylemek istememiştim.

-Kıyafetlerin çocuk gibi, yanıma yakışmıyorsun! dersiniz, kendiniz modadan çok anlarmış gibi!

-Kadın gider kadınsı giyinir, olmamış çok açık dersiniz.

Üstüne; ben sana oranı buranı mı aç dedim?

-Ailesi yoktur,ailesi olmak istersiniz. Onu da gözüne sokarsınız.

Aslında ben de istiyorum ama zamana ihtiyacımız var.

-Arkadaşların ile görüşmeyeceksin! dersiniz, görüşmez.

Çok asosyal oldu, artık sohbet bile edemiyoruz.

…..

Köleniz gibi herșeye evet der, ve size bir süre sonra sıkıcı gelmeye başlar.

Bir kaç zaman sonra olmasını istediğiniz insanı beğenmezsiniz ve size sıkıcı gelmeye başlar.

Sonra mı?

Tabi ki malum son…

Aldatmaya başlarsınız. Ve o iki kişilik mükemmel dünyanızın içine sıçarsınız.

Zaman içinde ettiğiniz kavgalardan sonra tekrar tekrar başlamak sizi o kadar yormuștur ki yeniden başlama cesaretini kendinizde bulamazsınız.

O kadar yüz göz olmuşsunuzdur ki o kişi ile birbirinize olan saygınız bitmiş, tükenmiştir.

Özlersiniz…

Hem de çok özlersiniz.

Ama korkarsınız.

Aramaya ya da onun aramalarına cevap vermeye korkarsınız. Kendi oluşturduğunuz kişilikten nefret edersiniz.

Aslında özlemek değil, alışkanlıktır.

Geceleri isyan çığlıklarınız başlar. Onun adını sayıklamaya, karşınıza çıkan ilk kişiye onu anlatmaya başlarsınız.

Kendisine birşey yapacak diye ödünüz kopar. Çünkü vicdan azabı çekersiniz.

Ben onu bu hale getirdim. Şimdi ise aynı şeyleri yaşamaktan korktuğum için görüşmüyorum.

Ne güzel iş ya!

Sen birinin hayatına gir, onu değiştir, kendi benliğinden çıkar. Sonra ben yapamıyorum! Bizden olmaz.

Bence de canım sizden olmaz ama senden ötürü…

Ne kadar kolay değil mi?

Arkanızda bıraktığınız kişiyi zerre düşünmeden hayatınıza kaldığınız yerden devam etmek…

Birini değiştirmeden, değiştirmeye çalışmadan, ehlileștirmeden, olduğu gibi sevmek çok mu zor?

Hani gönül bağı kurduğumuz herșeyden sonsuza dek sorumluyduk?

Onun değişimini bile sadece kendinizi mutlu etmek için istemek?

Bu kadar mı bencilsiniz!

Çok sevdiğim bir Reha Muhtar yazısı ile yazımı sonlandırırken, kimse için değişmeyin diyorum.

İlla ki değişmek istiyorsanız bunu kendiniz için yapın, bir başkası için değil!

“içine aldığın bir insanı, bir gün gelip içinden çıkardığında ne hisseder acaba insan?..
belki kızgınlık…
belki öfke…
belki kayıtsızlık…
belki de rahatlık…
ya bir defa içine aldığın insan, sana ne yapmış olursa, ona intikam duyarsın ki?..
aldatırsa mı?..
terk edip giderse mi?..
takmazsa mı?..
adını anmazsa mı?..
insan karakterleri lay lay lom günlerde belli olmaz…
lay lay lom günlerin hayatı hafiftir…
çatışan değil, çakışan hayatlar vardır…
amaçlar aynıdır…
hayat beraberdir…
çıkarlar ortaktır…
insan karakterleri lay lay lom günlerde daha bir rahattır…
çıkarlar henüz çatışmamıştır…
çıkarlar çatışmadığı için insan etiği ortaya çıkmamıştır…
hayat esasen çıkarlar çatıştığında ortaya çıkar…
etik denilen şey iyi günde değil, kötü günde belli olur…
aşk ve arkadaşlık ilişkileri inişli çıkışlıdır…
sevgiler, dostluklar, çıkarlar, çatışmalar içinde yaşanır…
bazen aşkın suları taşar sel olur, bazen kurur çöl olur…
aşkın sularının taştığı zamanlarda değil, esasen aşkın sularının buhar olup uçtuğu zamanlarda insan karakterleri ayyuka çıkar…
kimin ne olduğu ya da ne olmadığı o zaman belli olur…
aşk bittiği zaman çirkinleşmeyenler insandır…
aşk bittiğinde çirkinleşenler, çirkindir…
ben aşık olan insanlara bakmam…
ben aşk bittiğinde çirkinleşmeyen insanlara bakarım… çirkinleşmeden yaşayabilenleri sevip sayarım…
bir zamanların arkadaşlıkları, dostlukları, çizilmiş ortak kaderleri, sevinçleri, paylaşımları gün gelir bitebilir…
hayat insanları başka yerlere savurabilir…
öyle anlarda geçmiş dostlukları, arkadaşlıkları, sevinçleri ve hüzünleri hayatından hemen silebilenlere güven duymam…
yeni arkadaşlıklarının ve dostluklarının da aynı sonla biteceğinden kuşku duymam…
çünkü bilirim ki… bir insan hayatının sihirli sözcüğü bir bankanın geçmiş bir reklam filmindeki repliği gibidir…
yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır…
çirkinlikle biten hayatların üzerine, güzel hayatlar inşa edilemez…
çirkinin üzerinden güzel yükselmez…
hani sezen söylüyor ya…
“ben bu yüzden hiç kimseden gidemem… gitmem…
unutamam… acı tatlı ne varsa hazinemdir…”
geçmiş yaşadıklarını hazine olarak görmeyenleri sevmem ben…
sevdiğine karşı zamanı gelince çirkinleşenleri makbul bulmam ben…
geçmişimde içime girmiş olan insanlarla ilgili konuşmam ben…
o insanlarla ilgili vıdı vıdı konuşanları ayıplarım ben…
güzellikler bitse de güzellikler güzel olarak kalmalı…
hayat da bitecek bir gün nasılsa…
çirkin olarak yaşanmamalı ki…
çirkin olarak ölmesin insan…”

Senem Acar: Yaşadıklarımı Örnek Almak İçin Bir Sebebin Yok. Alma Zaten. Ben Kılavuzun Değilim, Dilediğin Zamana Kadar YOL ARKADAŞINIM!