Patron…

Birgün bana hiç tanımadığın biri için nasıl bu kadar özveri gösterdin deseler, yine olsa yine yaparım derim.

Çünkü; Patron benim…

O zaman yavaştan yavaştan kilo verme serüvenine nasıl başladım anlatayım.

Hoşlandığımı zannettiğim adam gitmiş en yakın arkadaşlarımdan biri ile evlenmiş, çalıştığım yerde yaşanan bir sürü olumsuzluk peşimi bırakmamış, ailem şehir dışına yerleşmiş, evde tek başıma hayattan keyif alamıyorum ve sonucunda ben yine 128 kiloyum. Hayatım alt-üst…

Bazen dibi görmeden en yükseğe çıkamazsın derler ya, benim için söylenmiş diye düşünüyorum. Mücadele etmeden sahip olduğum bir şey hatırlamıyorum. Sanırım o yüzden herşeyin kıymetini fazlası ile biliyorum.

Bir gün bu mutsuzluk ve umutsuzluk ile evde otururken sosyal medyada O’nunla tanıştım.

O mu kim?

Patron…

Birbirimize bütün hayatımızı bir gecede anlattık. Kocaeli’nde astsubay olarak çalışıyordu. Ve ertesi gün boşanma duruşmasına gidecekti. Ben sadece kendim kilo verme mücadelesi veriyor zannederken, yeryüzünde aslında obezite ile savaşan ne çok insan varmış. Tanıştığımız ilk gece idaaya girdik. 6 ay sonra o da ben de kilo verip İstanbul’un en güzel yerinde yemek yiyecektik.

Ertesi gün tek celsede boşandı.

Onda büyük bir yıkım oluşturdu mu?

Hiç sanmıyorum. Çünkü; sonraki yaşadığının yanında bir hiç olarak kalacaktı.

Nöbeti olmadığı her an konuşuyorduk. Kendimden o kadar umudu kesmiştim ki, yeniden başlama kuvvetini kendimde bulamıyordum.

Beni tekrar kilo verme konusunda destekleyip kendime inanmamı sağladı. Resmen küçük bir çocukla uğraşır gibi uzun uzun anlatıyor, ne yapmamı söylüyordu.

Bununla birlikte aslında ben ona ‘patron sensin.’ derken o bana asıl ‘patron’ un kendi beynimizde, içimizde olduğunu bana öğretti.

Her insan kendi kendinin patronudur.

Öncelikle endokronoloji doktoruna gittim. Hayatımın en kötü günlerinden biriydi sanırım. Doktor beni ve kan değerlerimi görünce resmen ‘Bu kilo ile git intihar et.’ dedi. Meğer benim insülin direncim varmış. Bak bak…

İnsülin direnci ile ilgili okuduklarım ve doktorun kibarca söyledikleri ama benim anladıklarım şöyle;

-Bu kilo ile devam edersen 35 yaşından önce şeker hastası olursun ve iğneler-ilaçlar ile yaşamaya başlarsın.

-Çocuk yapmayı hiç düşünme bile, nereye sığdırmayı düşünüyorsun, bu kadar yağın içinde o çocuğu…

-Kalp şeker hastalıklarının en büyük düşmanı kilo.. Ailede şeker hastalığı olan var mı?

-Var doktor bey… Anne baba tarafında da şeker hastalığı var.

-O zaman kesin risk altındasın.

Hastahaneden çıktım. Kafamda deli sorular, beynimin içinde kocaman bir boşluk…

Kendimi Galata’da bir mekanda buldum. Alkolün dibine vurmuşum, ne işe yarayacaksa…

Biraz önce duyduklarım gerçek miydi?

Ben kendime ne yapıyordum?

Her üzüntüden sonra kendimi abur cubura verip kimden neyin intikamını alıyordum?

Hayatımda ilk defa alkollü araba kullandım. İçimden geçen; arabayı denize sürüp, en dibe kadar gidip bir daha çıkmamaktı.

Sonra patron ile konuştum.

Beni her zamanki gibi sakinleştiren adam…

Aynı dönemde hem insulin direnci ilaçlarımı kullanıp, hem de spora başlayacaktım. O da aynı dönemde spora baslayacak ve yeni düzenini kuracaktı.

Yine herşey mükemmel başladı. Hem ilaçlar, hem de spor etkisini göstermişti.

Hızla kilo veriyordum. İlk 3 ay 128 kilodan 100 kiloya düştüm. Tabi bu sürede bana yaşam enerjisi veren spor hocamdan bahsetmeden geçemeyeceğim. (Çünkü; Patron bir süre sonra görevini ona bırakacaktı. Hem de bulduğundan daha kötü bir şekilde…)

Sıkıntılı olan işyerimden daha iyi bir lokasyona geçtim. Sanki sihirli bir değnek değmişti hayatıma…

İnanamıyordum, bu gerçek olamazdı…

Evet çünkü gerçek değildi.

Patron ile görüşmelerimiz azaldı, anlamıştım ters giden birşeyler vardı. Bana dürüst olmasını istedim ve oldu da…

Evlenmeden önce uzun bir süre beraber olduğu ilk aşkı geri dönmüştü. O da boşanmıştı ve kısa süre içinde kaldıkları yerden devam edeceklerdi.

-Oluyor muydu öyle?

-Oluyormuş.

Bir arkadaşımı görmek için Kocaeli’ne gittim. Gitmişken de ezberimizi bozup görüştük.

Gerçek miydi?

Böyle bir karizma, böyle bir duruş, böyle bir ses tonu, boy, pos, endam yoktu yani… Tabi hayatında herşey yolunda olduğu için ne benimle ne de söylediklerim ile ilgilenmedi.

O’na; şuan ilk aşkı ile yarım kaldığını düşündüğü ilişkisi için, süreklilik arz etmeyeceğini, duygusal davrandığını söyledim. Yapma dedim, bunu benimle kalması için söylemedim, dışardan bir göz olarak görebiliyordum. Mutsuz olacaktı.

Sonra ise; peki dedim, sadece peki…

Geçmişten gelen biri ile mücadele edemezdim. Hele bir ilk aşk ile asla…

Hayatından teşekkür ederek sessizce ayrıldım.

Ama sadece onun hayatından çıkarken sessiz kalabildim. İçimde fırtınalar kopuyordu. Çığlık atmak istiyordum. Haykırmak, bağırmak istiyordum.

Spor hocamı aradım, benim kanatsız meleğim… Bana elinde bir kitap ile geldi. ‘Evren’ den torpilim var.’ içinizdeki çocuk ile barışın diyordu kitap.

Söyledim iki kahve.

-Nedir senin canını yakan?

-Dalga geçiyorlar benimle, hep dalga geçiyorlar.

-Bu sefer olacak. Verdiğin bir söz var, kimse olmasa bile ben varım.

-Tekrar aynı şeyleri yaşamaktan korkuyorum.

-Korkma…

Hayatın stresini, üzüntüler ile baş etmeyi spor yaparak atmak o zamanlardan kalma bir alışkanlık…

Spor yaparken, kendi kendimin canına okuyarak geceleri deliksiz uyumayı keşfettim önce…

Sonra 3 ay tıkandım. Bütün uğraşlarıma rağmen 3 ay boyunca gram veremedim.

-Eğer bir gün pes etmek istersen, neden başladığını yeniden düşün diyordu.

Ve hayatımda edindiğim tecrübelerin en önemlisi, vücut direnç gösteriyordu. Direnç gösterdiği için de gram veremiyordum, sabretmeyi öğrendim.

Sonrasında zafer benimdi. 80 kilodaydım. Ben en son orta okulda 80 kilolardaydım herhalde…

Ne büyük bir mutluluk…

Patron’un biryerlerde mutlu olduğunu bilmek, hayatımdaki herşeyin yolunda olması çok muhteşem bir duyguydu.

Yeni kıyafetler, insanların bakış açısı, imaj, kişisel imaj, özgüven, mutluluk, huzur…

Herşey fazla mı yolundaydı?

Evet, herşey fazla yolundaydı…

Bir Cevap Yazın