Corona Virüs – Covid-19

Zor günler, zor zamanlar…

Ülkece ve dünya çapında içinde bulunduğumuz durumun bir tarifi yok.

Süresiz bir bekleyiş, karşılanamayan ihtiyaçlar, ödenemeyen borçlar, ertelenmeyen faturalar…

Bizden istenen ise; kendi ohalimizi ilan ederek evlerden dışarı çıkmamamız.

Peki ama nasıl?

Kirada oturan, günlük yevmiye ya da asgari ücret ile geçinmeye çalışan, çocuk bakan milyonlarca insan varken; nasıl evlerden çıkılmayacak?

Çin’in Wuhan kentinde Aralık ayında başlayan corona virüsü salgını, bütün dünyayı etkisi altına aldı ve yaklaşık olarak 20 gündür evden çıkamıyoruz. Bu virüs ise; panik ve ölüm saçarak, din, dil, ırk, cinsiyet, yaş ayırmadan öldürmeye devam ediyor.

02 Nisan itibari ile; 201 ülkede tespit edilen corona virüsünün güncel olarak; tüm dünyada birmilyon kişide görüldüğü açıklandı. Ölüm sayısı ise; ellibirbin kişiyi aştı. Türkiye’de ölen kişi sayısı ise; şuan için 356. Vaka sayısı da her geçen saniye artarak devam ediyor.

Sanıyorum ki; bu daha iyi günlerimiz!

Dünyada yayılan virüs en geç ülkemize gelmişken, önünüzde bir sürü örneği varken; alınan tedbirlerin zamanlaması ne kadar doğru bunu da sorgulamak gerekiyor aslında.

İlk vaka 11 Mart 2020 tarihinde görüldü ve öncelikli olarak okullar kapandı. Ama bizim insanımız bunu tatil olarak değerlendirip kendini alışveriş merkezlerine attı.

Dünya sallanırken insanlar işlerine gitmeye, toplu taşıma araçlarını kullanmaya ve gezip eğlenmeye devam ettiler.

Süper lig maçları devam etti. Teknik hocalardan ve futbolculardan bir çoğu virüsü kapıp tedavi altına alındı.

İlk günler bir iki üç vaka derken; rakamlar aldı başını gitti ama insanlar yine aldırış etmeden hafta sonları sahilde yürüyüş yapmaya, gezmeye, dolaşmaya devam ettiler.

Perakende markaları kendi inisiyatifi ile yiyecekleri cezalara aldırmadan mağazaları kapattılar. Çok ilginçtir ki; alışveriş merkezleri sırf rant uğruna, insan sağlığına aldırış etmeden zaman kısıtlamasına gittiler öncesinde. Sonrasında mecburen sadece market ve eczaneleri açık bırakarak kapatmak durumunda kaldılar.

Belki ilk defa camilerde cemaat ile namaz kılmak yasaklandı, ama insanlar bu seferde imamlara saldırmaya başladılar. Yaşadığımız sağlık terörünün hala farkında olmamaları ne ilginçti! En önemlisi Kabe’ye giriş yasaklandı.

Restaurant, cafe ve kıraathaneler kapatıldı insanların bu umursamazlığına bağlı olarak. Ama bu seferde bahçelerinde toplaşıp sohbetler ettiler.

Bu kadar zor muydu idrak etmek?

Hiçbir şekilde etkileşim içinde olunmaması gerekiyordu. Bir kişi bir gün içerisinde altıyüz kişiye, belki daha fazla insana bulaştırabiliyordu bu virüsü bilmeden. Çünkü kuluçka süresi 14 gündü.

Yurtdışı uçuşları durduruldu.

Spor merkezleri kapatıldı.

Kuaförler, berberler kapatıldı.

Bir kaç gün önce şehirlerarası otobüsler ile ulaşım yasağı getirildi 30 Nisana kadar. Sadece valilik izni ile giriş çıkış yapılabilecekti diğer şehirlere.

56 köy ve ilçede karantina uygulandı, rakamlar daha da artacak gibi.

Asker uğurlama fasıllarına son verildi ve son olarak sahillere girişler yasaklandı.

Aslında herşey kontrollü olarak gidiyor gibi görülüyordu başlarda ama hem yurtdışı seyahatinden dönen hem de Umre dönüşü ülkeye giriş yapan otuzbin kişiye yakın insan, bütün kontrolü elden kaçırmaya sebep olmuştu. Birçok üniversite yurdu gecenin bir yarısı boşaltılarak; umre ve farklı ülkelerden gelen insanlara tahsis edilerek, 14 gün karantina altına alındılar. Tabi bu süreçte bile ülkenin polisine küfür edenler mi dersiniz kaçmaya çalışanlar mı? Yapacakları tek şey orda onbeş gün kalarak virüsü bulaştırmamakken; sosyal medyada videolar paylaşıp, onları ordan kurtarmaları için yalvarıyorlardı. Gerçekten nasıl bu kadar öngörüsüz olabiliyorlardı. Şuan Isparta gibi bir şehirde vaka sayısı ikiyüzaltmışsekiz kişiyken; 245 vaka umreden gelen kişilere ait. Düşünsenize bu 245 kişinin kontrolsüz bir şekilde bırakıldığını ve minimum altıyüz kişiye virüsü bulaştırdığını!

Ülkedeki sağlık sisteminin çökmemesi için bu kadar savaş verilirken; insanların nasıl bu kadar rahat davranabildiklerini izah edemiyorum kendime!

Herşey gerçekten çok ilginç…

Şuan ekonomi alt üst durumda. Diğer ülkeler halkına maddi manevi destek olmaya çalışırken; bizde de hala halktan destek isteniyor.

O zaman devlet neden var? diye bunu da sorguluyor insan…

Ne elektrik, su, doğalgaz faturalarını erteleyen ne de insanların makul koşullarda kredi ödemelerini erteleyen kurumlar var.

Ve en kötüsü çalışmak zorunda olan milyonlarca insan var. Sağlık sektöründe virüs kapan doktor sayısı günden güne artıyor. Şuan 600 tane sağlık çalışanı enfeksiyon kapmış durumda ve üç profesörümüzü, üç bilim insanımızı kaybettik.

Her akşam saat dokuzda onları alkışlamak onları ne kadar mutlu edecek ihtiyaçları karşılanmadığı sürece? Ailelerini, çocuklarını, sevdiklerini göremeyen çalışanlar bir de insanların kaprisleri ve boş söylemleri ile uğraşıyor. Karantina altında olan yakınlarını görmek isteyenler hastane çalışanlarına saldırıyor.

Nasıl bir cehalettir bu!

İnsanların çoğu evlerinde çalışmadan belirsiz süre ile bekliyor.

Ne olacağız şuan kimse öngöremiyor ama toparlanmamız çok zaman alacak gibi…

Peki bizler bu süreçte ne yapıyoruz?

Virüsün bulaşma riski çok fazla olduğu için evlerden çıkamıyoruz.

Sevdiklerimize sarılamıyoruz.

Doya doya çocuklarımızı öpemiyoruz.

Cafe cafe gezip yemek yiyip, kahve içemiyoruz.

Akşama kadar yemek yiyoruz.

Spora gidemiyoruz ve büyük ihtimalle bu süreç bittiğinde kimse birbirini tanımayacak.

Kuaförler kapalı, herkes en doğal hali ile evlerde karantina halinde.

Aslında hergün şikayet ederek gittiğimiz işlerimiz bizim için ne kadar değerli olduğunu da anlamış oluyoruz.

Yürüyebilmek, nefes alabilmek ne büyük özgürlükmüş, insan kafasını bile dışarı çıkartmaya korktuğu zaman anlıyor.

Sabah kalk, yemek ye, kitap oku, kitap yaz, müzik dinle, temizlik yap, dizi izle, yemek ye, uyu, kalk…

Hergün pazar günü gibi…

Hergün birbirini tekrar ediyor.

Ve bu süreç bittiği zaman büyük ihtimalle diyetisyenler, psikologlar, boşanma avukatları, kuaförler ve meyhaneler satış patlaması yaşayacak.

Milyonlarca insanın psikolojisi belki senelerce düzelmeyecek, en ufak bir hastalık belirtisinde insanların ödü kopacak.

Aslında dünya çapında bir sadeleşmeye gidiyoruz. Çünkü; zengine, fakire, yaşlıya, gence, çoluğa çocuğa bakmadan can alıyor. Verilere göre; ölümlerin çoğu 60 yaş üzeri ve kronik rahatsızlığı olarak açıklansada her türlü insana uğruyor.

O kadar çok insana, çocuğa, kadına, doğaya, hayvana zarar verdik ki dünya olarak; o kadar çok savaş istedi ki ülkeler bu yaşananlar az bile demekten alıkoyamıyor insan kendini…

Umarım tez vakitte bu virüsü atlatır, normalleşir ve yaşadıklarımızdan ders çıkartıp, sahip olduklarımız için şükürler ederiz.

İnsanların bencillikler ile örülü duvarlarının yıkıldığını görmeyi o kadar istiyorum ki anlatamam.

Akşam haberlerini izlerken; vatandaşın birine soruyorlar ‘Neden dışardasınız?’diye. Adamın verdiği cevap aynen şu şekilde ‘Canım sıkıldı evde.’ Yapma ya!

Hiç mi haber izlemiyorsunuz siz ben gerçekten anlamıyorum. Sırf sizin canınız sıkılıyor diye bir başkasının annesine, babasına, kardeşine, aile bireylerine virüs bulaştırabilir, ölümlerine sebep olabilirsiniz.

Nesini anlamıyorsunuz?

1 günde 950 ölüm ile rekor kıran ve morglarda yer kalmayan İspanya’da, bir doktor şöyle diyor :
“Sizler bu işin ciddiyetini, bir yakınınız için morglarda yer kalmayıp, koridorda uzandığını gördüğünüz zaman anlayacaksınız.”

Evinizde kalın…

Hiç mi yok yapmak istediğiniz ya da gerçekleştirmek istediğiniz hobileriniz?

Kitap okuyun mesela, dans etmeyi öğrenin, yeni yemekler yapmayı deneyin, spor yapın, üretin, yabancı dil öğrenin. Söylenmek yerine fırsata çevirin. Aileniz ile birlikte geçirdiğiniz her anın tadını çıkarın, ölüm çok zamansız gördüğünüz gibi çok amansız.

Bu sürecin ailemize ve sevdiklerimize maddi manevi zarar vermeden geçmesini temenni ederken, tüm dünya için evde kalmanızı diliyorum.

Senem Acar: Yaşadıklarımı Örnek Almak İçin Bir Sebebin Yok. Alma Zaten. Ben Kılavuzun Değilim, Dilediğin Zamana Kadar YOL ARKADAŞINIM!